Spor mu? Henüz Beyazlamayan Saçlarım mı?

Önceki gün gerçekleştirdiğimiz ziyarette, birlikte iş yapmaya hazırlandığımız ev sahibimiz yaşının 50 olduğunu ve benim hatırlayamayacağım dönemlerde, “Renault araba almak için insanların 1-2 sene bekledikleri” dönemi anlatıyordu ki, aklıma babamın Beyaz bir Renault 12 almak için girdiği sırayı paraya ihtiyaç duyduğu için, kar’ıyla satmasına rağmen, araba sahibi olamayacağı için üzüldüğü günler geldi.

Ben de ev sahibimize o dönemleri hatırladığımı söyledim.

İşte yaş konusu o zaman açıldı. İki gün önce 47 yaşımı doldurduğuma ev sahibimizi inandırmakta zorluk çektim. (Ben de hala inanamıyorum ama nedeni farklı). Yaşımdan genç görünmekten gizliden bir mutluluk duydum mu?

Tabiki…

Sonra neden genç gözüküyor olabilirim diye düşününce; 1984 yılına yani henüz 17 yaşımı tamamladığım yıla geri gittim.

1983 yılında lisemden benden bir dönem önce mezun olan bir abimizle okulun mezuniyet gecesinde sohbet ettim. Okulda popüler bir öğrenciydi. Ankara Üniversitesi SBF Uluslararası İlişkiler bölümünü kazanmıştı. İyi bir rol modeldi. Onun tavsiyesi ile Uluslararası İlişkiler Bölümü hariç, SBF’nin diğer 5 bölümünü üniversite sınav tercihlerime yazdım.  Bunların birincisi de Kamu Yönetimi bölümü idi. Sınav kazandığımda karşı komşumuz veteriner prof.’un mezun olunca kaymakam olunduğunu, söylediğinde bölümün ana iş alanını öğrenmiştim. Yoksa, tamamen rol model tavsiyesi ile girdim SBF’ne.

İlk sene sevdim mi? Hayır.

Okula, bölümüme, bölümdeki arkadaşların daha okula girmeden donandıkları ideolojik yapılarına, alışmakta zorluk çektim.

İşte o zaman Ankara’da Askeri spor tesislerini keşfetmemle başladı, ağırlık-kondisyon çalışmalarım. Aralıklarla sürdü, halada dönem dönem sürüyor. Eskisi kadar yoğun çalışamasam da ne zaman spor salonuna gidip, ağırlık kaldırsam, mekik çeksem, ip atlasam mutluluğum artıyor.

Acaba bu mudur beni ev sahibimiz gözünde 47 yaşında göstermeyen. Yoksa henüz siyah duran saçlarım mı?

Deneme

1998 yılından beri görmediğim bir arkadaşım ile telefon görüşmesi yaptım.

-Anlat bakalım, hayatında neler oldu? Diye sorduğumda;

“Bir bankanın üst düzey yöneticisi (Genel Müdür Yard.)  olduğunu, işinin devamlılığı konusunda endişeleri olduğundan ve ancak bir çocuğa layıkıyla bakabileceklerini düşündüklerinden ikinci çocuğu yapmadıklarını,” söyledi.

Bundan üç sene önce birlikte çalıştığımız Alman meslektaşım, ev fiyatlarının birim fiyatlarını EUR cinsinden hesapladıktan sonra; İstanbul’da ev fiyatlarının hala metrekare fiyatı olarak belli başlı Avrupa şehirlerinden 4-5 kat daha ucuz olduğunu, fiyatlarda hala gidecek marj olduğunu ifade etmişti.

1984-88 döneminde fakültede birlikte okuduğum bir başka arkadaşım, “Ankara’da bir İnşaat firmasında yönetici olarak çalışmaya başladığını, proje fiyatlarının 480 bin TL’lerden başlayıp, 1.6 mio TL’lere ulaştığını,” söyledi.

Son dönemde İstanbul’da konut projelerine baktığımda, şehir merkezine yakın semtlerde  3 + 1 evlerin bir mio TL mertebesinde satıldığını görüyorum.

TUIK tarafından yapılan açıklamada: “Türkiye’de konut satışları Şubat ayında 82,597 adet olarak gerçekleşmiş. Konut satışlarında Şubat ayında İstanbul yüzde 20.7 payla ilk sırada yer alırken, onu yüzde 11.4 payla Ankara izlemiş.”

Bir yanda ikinci çocuğa layıkıyla bakamayız diye düşündüklerinden ikinci çocuğu yapmayan banka Genel Müdür Yardımcısı; bir tarafta 1 mio TL değerde satılan 3+1 daire fiyatları, diğer tarafta İstanbul’da fiyatların hala marjlı olduğunu düşünen yabancılar ve de satılmaya devam eden evler.

“Adam Smith’in 1776 yılında kaleme aldığı Milletlerin Refahı isimli kitabına göre üç türlü gelir vardır: Ücret, kâr ve rant.

Ücret

Bir sözleşme ile işverenin emrine verilen ve işin sonucuna bağlı olmadan önceden saptanan emeğin bedeline ücret denir.

En düşük ücret (asgari ücret), işçinin ve ailesinin yaşaması için zorunlu olan miktarı karşılar. Bundan az ya da çok olamaz. Bu tanım, ücret sermayesine dayanır. Ücret oranı girişim sahiplerinin ücret için ayırdıkları miktar ile işçi sayısına bağlıdır. Sonuç olarak en düşük yaşama düzeyini karşılar.

Kâr (Temettü)

Sermayelerini üretime ayıranlarla, borç-ödünç (ikraz edenler) verenlerin gelirleri kâr (temettü) dır. Faiz, kârın bir şeklidir. Paranın değil, sermayenin geliridir. İktisadî refah artarsa, faiz oranı düşer, kâr haddi fiyat hareketlerini izlemektedir.

Rant

Arazinin kullanılması karşılığı arazi sahiplerine ödenen bedeldir. Arazinin iyileştirilmesi giderleriyle bir ilgisi yoktur. Arazi sahibinin bir tür tekeli vardır. Onun için fazla para isterler. Rant, fiyata bağımlı olarak değişir.”

Eskiden gelir seviyeleri ile örnek olan beyaz yakalılar, ikinci çocuk yapmaktan imtina ediyor ve bu evleri alamıyorlarsa, ulaşılan mevcut değerlerle, bu evleri kimler alıyor. Nasıl alıyor?

İktisat biliminin cevap aradığı temel sorulardan, Gelirin bölüşülmesinde yeni dengeler mi oluştu? Ya da oluşuyor?

Broker Yönetici Havuzu

Sektörümüzde dağıtım kanallarına göre yapılanmış, örgütlenmiş şimdilik iki tür sigorta şirket grubu var.

  • Acente dağıtım kanalı ağırlıklı satış yapan şirketler.
  • Banka dağıtım kanalı ağırlıklı satış yapan şirketler.

Son gelişmelerden bir üçüncü dağıtım kanalı bazında örgütlenmenin de yolda olduğunu izliyoruz.

  • İnternet üzerinden direkt satış yapan şirketler.

Dağıtım kanalı ağırlığına göre farklı şirket yapılarında bölge yapılanmaları ve çalışanlarda aranan yetkinliklerde de farklılık olması gerekiyor.

Şöyle ki;

Acente yoğunluklu şirketlerde, operasyonun büyük kısmı acente tarafından tamamlandığından, acentelerin operasyonlarını rahatlatacak, sıklıkla acente ziyaretleri gerçekleştirecek nitelikte (insan ilişkisinde uzman) bölge yöneticileri görev yapabilmektedir.

Banka dağıtım kanalı ağırlıklı çalışan şirketlerin Bölge yapılanmaları ve çalıştırdıkları yönetici ve personelde aşağıdaki yetkinlikler aranıyor.

Tüm satış örgütlerinde olduğu gibi ilişki yönetimi özelliği bu firmalarda da aranan yetkinlik olmakla birlikte;

Banka dağıtım kanallarına hizmet eden şirketlerde özellikle kobi, ticari ve kurumsal müşterilere bire bir satış ekipleri ve yöneticiler hizmet vermektedir. Hal böyle olunca da satışçı ve yöneticinin sadece satış becerileri değil, müşteri ziyareti, teklif hazırlama, teklif revizyonu sağlama ve en son olarak ta en uygun şartlarda poliçenin tanzimi konularını biliyor olması beklenmektedir.

İnternet üzerinden direkt satış yapacak şirketlerde de bireysel poliçelerin müşteri tarafından veya çağrı merkezleri tarafından tanzim edilmesi esastır.

Bölgelerde görev yapacak arkadaşların müşterilerin sorunlarını yerinde çözmesi ve eğer zaman içerisinde özellikle kobi segmentinde yer alan müşterilere de tekliflerin internet ve çağrı merkezi üzerinden sunulması hedefleniyorsa (Anglo Sakson ülkelerinde internet sigortacılığı artık bu süreçleri de sağlar seviyeye ulaşmıştır.) bu poliçelerin hazırlanması sürecinde müşterilere destek olmaları beklenecektir.

Zaman zaman müşteri adına hareket ederek sigorta ihtiyaçlarını en uygun çözümler ile kapatmaları beklenen ve risk değerlendirmeleri yaparak, müşterilerin karşılaşabilecekleri riskleri ölçüp, değerlendirmeleri esası ile kurulmuş Broker şirketlerinin Anadolu örgütlenmelerinde eleman ihtiyaçları olduğu ve bu açığı kapatmakta zorlandıklarını görüyor ve izliyorum.

Bence iş tanımlarına en uygun kadrolar, özellikle banka sigortacılığında uzman sigorta şirketlerinde çalışmış, çalışan yönetici ve çalışanlardır. Benzer bir öneriyi, bulunduğu il dışında örgütlenmek isteyecek Acentelere de yapmak mümkün.

Ne Gördüm, Ne Hissettim, Ne Yedim. Diyarbakır

En son 2009 yılında ziyaret ettiğim Diyarbakır’a iki günlük bir iş gezisi için tekrar gitme fırsatım oldu. Ne ilginçtir ki, eskiden Güneydoğu’ya giderken yaşanan “Acaba güvenlik nasıl?” endişesi bu kez terse dönmüştü. Yolculuğun başladığı gün İstanbul ayaktaydı.

Şehirde bir huzur ve huzurun getirdiği bir ekonomik canlılık ilk izlenimlerim oldu. Özellikle Yap-Sat denilen inşaat projelerini saymanın imkanı yok.

7 den 77 ye herkesin bu denli politize olduğu, bir başka şehir görmedim. Herkesin siyaset ile ilgili bir fikri, bir bildiği, bir beklentisi var gibi, hissettim. Geçmişe nazaran fark, hiç kimse fikrini dile getirmekten, siyaset tartışmaktan çekinmiyor.

İlk gün Ofis Caddesi’nde saygı duruşu yapan bir grup insan ve ikinci gün Dicle Üniversitesi kampüsünden şehir merkezine doğru yürüyen göstericiler, bu şehirde her an bir gösteri ile karşılaşmanın ne kadar sıradan vaka olduğunu göstermesi açısından hoştu.

Gelelim lezzetlere;

-ilk gün öğle yemeğimizi Dedeman Otelin yanında yer alan “Buket” lokantasında yedik. İçli köfte, çiğ köfte, fındık lahmacun ve mumbar giriş yemeği idi. Daha sonra 1.5 metre uzunluğunda tahta bir tepsi üzerinde farklı kebaplardan oluşan etler, süperdi.

-Gezinin ikinci günü ev sahiplerimiz bizi kahvaltıya “Mustafa’nın Yeri” isimli tesise götürdüler. Diyarbakır’da iki ayrı lokalde hizmet veriyorlarmış. Biz Adliye’nin yanında yer alan tesise gittik.

Önce yöresel izler taşıyan ve gittiğim her mekanda benzerini gördüğüm işlemeli demlikler, bir ispirto ocağı üstünde servis edildi. Ardından bir servis arabası üzerinde kahvaltılıklar geldi. İki farklı çeşit otlu peynir, beyaz peynir, örgü peynir, lor, mekan sahibi tarafından yapıldığını öğrendiğimiz incir ve karadut reçelleri, zeytin tabakları, üzerine nar taneleri eklenmiş süt kaymağı, sıcak pide, domates, salatalık, yeşillikten oluşan ve üzerine nar ekşisi dökülmüş salata ve de meyve tabağı. Un ile yağın kavrulması ile yapılmış yöresel tat çok yaygınmış ancak çok lezzetli değildi. Asıl sürpriz koca bir tava içerisinde yediğim en güzel kavurma etinin üzerine kırılmış yumurtalar. Hiç bu kadar güzel kavurma yememiştim.

Kısacası nefis bir kahvaltı yaptık.

-Akşam bu kez aynı zamanda “Diyarbakır Baro Lokali” olarak ta kullanılan “Cheffs” isimli restaurantta yemeğimizi yedik. Hafta içi olmasına karşılık kadın, erkek kalabalık bir müşteri topluluğu ilk izlenimi pozitif kıldı. Kaç çeşit olduğunu hatırlayamadığım meze tabaklarının her biri, diğerinden daha lezzetli idi. Sanıyorum bir Diyarbakır klasiği olarak ta sıcak servis edilen şam fıstığı ile günü kapattık.

Yanınızda şehri bilen birisi olduğu takdirde Diyarbakır da güzel lezzetler bulmak hiç de zor değil.

Şehir ile ilgili de birkaç görüşüm oluştu. Örnek: Çin Seddi Dünya’nın en uzun surlarına sahip iken, Diyarbakır kalesi surları da Dünya’nın en yüksek surlarına sahipmiş. Kalenin surlarının bir kısmı çok kötü, amatörce restore edilmiş. Ancak, güzel bir restarasyon ve sur içindeki sonradan yapılmış evlerin yıkılması (yıkım başlamış) ve de çevre düzenlemesi ile eminim ki, Diyarbakır’ın Dünya’nın her yerinden binlerce turist çekmemesi için hiçbir neden yok.

10 gözlü köprü, Keçi Burcu gibi alanlarda da görülmeye değer eserlerden.

Yeni bulvarların ışıklandırma eksikliği dışında bulvarlar geniş ve modern gözüküyor.

Kısaca tarihte pek çok peygambere ev sahipliği yapmış, genç dinamik nüfusunun enerjisi şehre yansıyan Diyarbakır, farklı lezzetleri, kültürel zenginlileri ile görülmeye gezilmeye değer bir mekan olarak, bence geleceğe umutla bakıyor.

Türk’üm Doğruyum Çalışkanım

Beni tanıyanlar bilir. Nasılsın? Sorusuna, her daim “Türküm Doğruyum Çalışkanım” cevabı veririm ve bu cevap yaklaşık 20 yıldır değişmez.

Değişmeyecek te…

1984-88 döneminde Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi yıllarımda, her yıl sarı kağıtlardan defterlerimi kendim yapardım ve biraz da çevremde olanlara inat, kapağına Atatürk resimleri koyardım. Ve/fakat bir idol, ikondan çok; felsefesini, topluma verdiği enerjiyi, ileriye dönük vizyonunu sevdim Ata’mızın.

Bütün eğitim yıllarımda ülkemin Batı medeniyetini hedeflediğinde başarılı olduğunu ve ne zaman  yönünü Doğu’ya çevirse tersi gelişmelerle karşılaştığının tarihini okudum, öğrendim.

Ülkemin, milletimin ne büyük potansiyel bir güç barındırdığını, pratik ama çabuk öğrenen, çabuk devşirilen özelliklerini ne zaman farklı milletlerden benzer işleri yapan insanlarla karşılaşsam, iş yapış tarzlarını görsem daha iyi anlamışımdır.

Birileri için  çok uzun zaman alan “adaptasyonu” ne kadar çabuk gerçekleştirdiğimize, pratikliğimize, keşfeden-icat eden değil ama çok hızlı uyum sağlayan özelliğimize sadece ben değil, farklı milletlerden yöneticilerimiz de şaşırmıştır.

Yakın çevremde kime sorsam, atalarının Dünya’nın farklı bir coğrafyasından bu topraklara göç ettiğini öğreniyorum. Koca bir İmparatorluğun küçülmesi ile farklı coğrafyalarındaki topraklarından binlerce, milyonlarca insan Anadolu’ya göç etmiş.

Bütün bu kozmopolitliğin içerisinde Türk olmanın önemli vasıflarını ben şöyle sayabiliyorum: İçinde bulunduğu şartlara, gelişmelere, teknolojiye çabuk adapte olan, çabuk öğrenen, iyi bir liderin önderliğinde çok hızlı aksiyon alan, tutkulu insan topluluğu. Zaten böyle bir ortak özelliğimiz olmasa, tarih sahnesinden çekilenlerden olurduk.

Gururla taşımalıyız. Türküm Doğruyum Çalışkanım demekten vaz geçmemeliyiz.

Enerjimiz böyle. Biz öyleyiz…