Coşku Mutluluktur

Geçtiğimiz günlerde kuzenlerimden bir tanesinin ikinci çocuğu oldu.

Kutlamak için telefon ettim.

1988 yılında, üniversiteden yeni mezun olmuştum. Askere gitme günümü beklerken, memleketim Ürgüp’e gitmiş ve onu görmüştüm. Henüz 3.5-4 yaşındaydı. Sırtıma alıp gezdirdiğim anın fotoğrafı hafızamda sanki dün gibi duruyor.

Kutlama telefonunda bana; “Abi 30 yaşında, ikinci çocuk babası oldum” dedi.

Birden şok oldum. Geçen 26 yıla inanamadım. Daha dün birlikte top oynamıştık. Şimdi 30’um diyor…

Düşününce, 20 yaşından sonra yıllar hızla geçiyor. Hele siz ve sevdikleriniz sağlıklı iseniz günler, aylar, yıllar akıp gidiyor.

Gene bir yıl, ne olduğunu anlamadan bitti. Demek ki kendi adıma mutlu ve sağlıklı bir yılı daha tamamlamışım.

İnsan bir yaş daha yaşlandığı için heyecan duyar mı? Ben heyecan ve çoşku yapıyorum.

Her sene, biraz medyanın geçen bir yıla ilişkin yayınladığı haberler ve izleyen yıla ilişkin umutlarla dolu beklenti yaratan haberleri, biraz daha çok tüketelim diye mağazaların yaptığı hazırlıklar, biraz yerel yönetimlerin (şimdilerde sadece bazıları) cadde ve sokaklardaki süslemeleri, biraz Batı’dan ithal kültürel enstantaneler, nedenleri ile içimi yepyeni bir çoşku kaplıyor.

Geleceğe dair “hep daha iyi şeyler olacak” beklentisi içinde olmak, herhalde insani bir duygu olsa gerek. Acaba, izleyen yılda daha kötü şeyler beklentisi olan var mıdır?

Her yenilenen yılda çoşkunuz hiç azalmasın. Ne olduğunu anlamadan geçecek denli sağlıklı ve mutlu yıllar sizin ve sevdiklerinizin olsun.

Yeni yılınızı kutluyorum…

Ahmet Genç Bey’e Teşekkür

1998 yılının sonlarında, o dönemde bile çok iyi regüle edilmiş Bankacılık sektöründen, AGF Garanti Sigorta A.Ş.’ne geçtiğimde görevlerimi yerine getirmeye çalışırken açıkçası biraz şok yaşamıştım.

Sigortacılığın yürürlükte olan ve bütünlüklü bir yasası yoktu.

Yaşayanlar bilir; yasası olmayan bir sektörde görev almak çok zor ve risklidir.

Her hangi bir konuda aksiyon alacaksınız, hangi yasa maddesinin o an da geçerli olduğunu bilemiyorsunuz. Bir yasa maddesi çıkartılmış, Anayasa Mahkemesi o maddeyi kısmi veya tamamen iptal etmiş ve bir önceki o konuyla ilgili yasa maddesi otomatik olarak yürürlükte mi, değil mi belli değil çünkü piyasa uygulaması değişmiş vs. vs.

Sigortacılık sektörü, 2007 yılında Hazine Müsteşarlığı Sigortacılık Genel Müdürlüğü’nün taslağın hazırlanmasında ön alması, ilgili paydaşları bir araya getirmesi ile derli toplu, bütünlüklü bir yasaya kavuştu.

Yasa metninin şekillenmesinde Genel Müdür Ahmet Genç bey önemli rol oynadı, kritik katkılar sağladı.

Tek başına Yasa’nın çıkartılması bile sigorta tarihi açısından çok önemli bir gelişme olmasına karşın, gelişmeler durmadı. Aynı dönemden başlayarak, sigortacılık sektörünün mevzuat yönünden, piyasa oyuncularının rolleri açısından ve yapısal olarak Avrupa Birliği muktesebatına uyumu açısından da çok ciddi adımlar atıldı.

Bu alanda alınmış ve alınmakta olan aşamaları da, uluslararası bir sigorta devinin Türkiye operasyonlarını yönetirken bire bir hissettim. Benim görev aldığım dönemde mevzuatımız her geçen gün uluslararası kabul görmüş mevzuata yaklaştı.

Bazı uygulamalar Tramer gibi, DASK gibi, uluslararası arenada örnek uygulamalar oldu.

2014 yılına geldiğimizde sigortacılık sektörü, belki de bankacılık sektöründen sonra en yoğun regüle edilmiş sektörlerden birisi haline geldi ki bu Sigortacılık Genel Müdürü Sn. Ahmet Genç ve ekibi ile TSB ve de diğer sektör oyuncularının ortak başarısıdır.

Yakın zamanda bulunduğu görevden bir üst pozisyona geçen Sn. Ahmet Genç bey Türk Sigortacılık Sektörü tarihinde güzel izler bırakmıştır.

Ahmet Genç bey’e uzun yıllarını bu sektörde geçirmiş birisi olarak teşekkür ediyorum.

Daha iyisi yapılabilir miydi? Eksiklikler var mı?

Mutlaka vardır. Daha iyisi yapılabilir. Ancak, sigorta sektörünün çatısı güzel çatıldı. Bundan sonraki düzenlemeler biraz daha üst yapı ile ilgili olacaktır.

Sigorta sektörünün hala muazzam bir potansiyeli var. Hala gidilecek uzun bir yol var. Sektörde emek harcayan binlerce insan ve sektörün sigorta koruması altında milyonlarca kişi ve milyarlarca dolarlık ekonomi alt yapısı var. Bundan sonrasında mevzuat çerçevesinde, özellikle mevcut ve gelişecek dağıtım kanallarının güçlendirilmesinde “biraz piyasanın kendisini şekillendirmesine” izin verilmesi, önünün açılması gerekir diye düşünüyorum. Örnek: Acentelerin Şubeleşmesi gibi.

 

Eminönü Enerjisi

Şu anda bir bankanın Eminönü Şube müdürü olan bir arkadaşım, yakınlarda bir Mardin lokantasında yemek teklif etti, tamam dedim ve buluştuk.

Eminönü’nden Nuruosmaniye’ye çıktık. Arabamızı çok katlı otoparka park edip, Kapalıçarşı’nın bir kapısından girip, bir diğer kapısından çıktık ve “Molla Fenari Mah. İskender Boğazı Sokak Geçim Han No:31/16 Kapalıçarşı/Beyazıt” adresindeki “Mardin Et ve Kebap Salonuna” ulaştık.

Mardinli, bir ailenin işlettiği lokantada Güveç, Kaburga, Mardin Kebabı, kadayıf başlıca bilinen yemekler imiş. Salaş ancak bakımlı. Lezzeti ile tam bir esnaf lokantası.

Biz güveç ve kadayıf yedik.

Memleketim Ürgüp’te, taş güveç içerisine, malzemenin en zor/geç pişenleri en alta ve en çabuk pişenleri üste olmak üzere, evde hazırladığımız malzemeler, odun fırınına verilir yaklaşık üç saat fırının bir kenarında pişirilen güvecin lezzetine doyum olmaz.

Başka mekanlarda tadına baktığım güveçlerde de kendime beğeni ölçüsü (benchmark) olarak bu lezzeti baz alırım. Bugüne kadar da, pek çok ilde ve lokanta da güveç tatmışımdır.

Geçtiğimiz hafta tadına baktığım güveç hemen “iki numaraya” yükseldi.

Ne yazık ki Cumartesi günleri güveç ya olmuyormuş veya İstanbul’da yaşayan Mardin’liler, hafta sonu pişen güveci topluca alıp, kendi toplantılarına götürüyorlarmış.

 

Yemekten sonra bölgeyi bilen birisi ile birlikte olmanın keyfi ile kısa bir tur da yaptık.

Ne zamandır o bölgeye gitmediğimi düşünüp, bu kez eşim ile Cumartesi günü Eminönü’ne gittik.

Papa’nın, tam da o güne rastlayan Sultanahmet Cami ve Ayasofya Müzesi ziyaretleri nedeniyle, bazı yollar trafiğe kapalı da olsa, AVM Dünyası’nda unuttuğumuz, gitmeye zaman ayırmadığımız bir sürü güzel mekanı keşfettik.

Sabah Beltur’un bahçesi Gülhane Parkı’na bakan tesisinde kahvaltı yaptık. Yüzyıllık ağaçlar arasında İstanbul’da hiç görmediğim yeşil papağanlar gürültü ile uçuyorlardı. Sonradan öğrendik ki Mısır Çarşısı’nda satılmak üzere getirilen yeşil papağanlar, bir kaza neticesinde başta Gülhane parkı ve Dolmabahçe olmak üzere dağılmış ve oralarda yaşamaya başlamışlar.

Daha sonra sokak-sokak Eminönü gezimizi sürdürdük.

Şark Han olarak adlandırılan Han’da, sıradan dükkanların yanında bırakın İstanbul’u, Dünya’da ender bulunabilecek hediyelik eşyalar satan mağazalar olduğunu öğrendik.

Zaza Han isimli Han’da, Türkiye’deki tüm berber/kuaförlerin alım yaptığı malzemeler ve üstelik inanılmaz fiyatlar ile satılıyor. Ve de çocukluğumun “pazarlık” ananesi, burada hala devam ediyor.

Zaza Han’a yakın başka bir han da temizlik ve hijyen malzemeleri satılıyor. Üstelik yaygın bir markette 13 TL’ne satılan Colgate White diş macunu 7.5 TL’ne satılıyor. Bu örnek aşağı – yukarı tüm ürünler için geçerli. İnsan şunu düşünüyor: 7.5 TL’ne satan kar ediyorsa, aynı ürünü satın aldığımız market zinciri %100 üzerinde mi kar marjı ile çalışıyor? Öyleyse biz tüketiciler aynı oranda gereksiz para mı harcıyoruz.

Sabah 10.30 da başlayan gezimizi, akşam Süleymaniye Cami’nin avlusundaki Ali Baba’da Kurufasulye – Pilav yiyerek sonlandırdık. Ali Baba, yemek sektöründe (aslında herhangi bir sektörde) tek çeşit ürünün tutması halinde, işletmenin ne kadar hızla büyüyebileceğinin en güzel örneği. Kuru fasulye – Pilav ile bir dizi dükkanın bir tanesinde hizmet veren Ali Baba neredeyse tüm dükkanlara yayılmış.

Bir taksici, “her gün 3 milyon kişinin Eminönü’ne geldiğini” söyledi. Böylesi bir hareket, enerji, samimiyet, esnaflık… sırf bunları görmeye bile gitmek lazım. Üstelik en azından belirli mal ve hizmetleri de oradan almak lazım.