Yeni Heyecan

02.10.2013 tarihinde yeni bir heyecanla, FU Gayrımenkul Yatırım Danışmanlık A.Ş.’de göreve başladım.

FU,

  • 120 kişilik güçlü ve tecrübeli ekibi,
  • Türkiye’nin alanında en iyi sistem altyapısı,
  • Türkiye’nin 81 ili ve 250 ilçesindeki ve KKTC’deki yaklaşık 700 kişilik avukat ağı ile,
  • 16 Banka ve 30 a yakın diğer şirkete,
  • Türkiye’nin alanında en yüksek limitli mesleki sorumluluk sigorta koruması ile,

İpotek tesisi, takyidat, resmi senet düzenlenmesi, şube açılışı, gemi ve uçak ipoteği tesis işlemlerini gerçekleştiriyor.

Göreve başladığımdan bu yana mesajları, çiçekleri, telefonları ile başarı dileyen tüm dostlara teşekkür ediyorum.

Beğendiğim bir deyiş vardır:

“Benim için ne dilediyseniz, 10 katı sizlerin olsun.”

Yeni görevimin heyecanı ile, yazılarımı bir süredir aksatıyorum “özür”.

Performans Sistemi Kurulumu

Şirketlerde olabildiğince adil bir performans sistemi oluşturulması, kurumun başarısında ilk belirleyici unsurdur.

Bir kurumda performans sisteminin yerleştirilmesi için alınması gereken aksiyonlar şu şekilde sıralanabilir.

1. Şirket çalışanlarını temsil edecek nitelik ve nicelikte temsilcinin katılımı ve İK konusunda uzman bir moderatörün liderliğinde düzenlenecek toplantılar zinciri ile, şirketin faaliyet alanı ve hedefleri de öngörülerek, çalışanlarında olması beklenen yetkinlikler belirlenir.

Yetkinlik sayısı onlarca olmakla birlikte Şirkete en uygun 5-6 yetkinlik belirlenir.

Yetkinliklere, Liderlik, Müşteri Odaklılık, Yenilikçilik ve innovasyon, İletişim, Problem Çözme, Analitik Düşünme, Takım Çalışması gibi, örnekler verebiliriz.

Belirleme işleminin çalışanları yansıtacak farklılık, çeşitlilikteki temsilciler aracılığı ile ve tamamen eşit temsil ile belirlenmesi kritiktir

2. Şirket yetkinliklerinin belirlenmesini takiben, mevcut çalışanların  belirlenen 5-6 yetkinliğe ne denli sahip oldukları tespit edilir. Burada farklı metodlar uygulanabilir. Ölçme ve değerlendirme testleri, performans görüşmeleri vb. gibi.

3.Söz konusu yetkinliklere uygun performans formları oluşturulur. Bu formlarda söz konusu yetkinliklerin yanı sıra, şirket stratejilerine uygun rakamsal hedeflerin de yer alması gerekir ki, ölçümleme objektif gerçekleşebilsin.

4.Mali Dönem başında, karşılıklı görüşmeler ile çalışan ve yöneticisi arasında mutabık kalınacak hedefler belirlenir, ağırlıklandırılır  ve performans dökümanı oluşturulur.

5.Dönem ortası sonuçlarının çıkmasıyla, ulaşılan ilk yarı yıl sonuçları yönetici ve çalışan arasında görüşülmesi gerekir. Şirket hedeflerindeki değişimlere parallel güncelleme gerekiyorsa mutabakat ile bu ara dönem değerlendirilmesinde formlarda güncellemeler gerçekleştirilmelidir.

6.Yıl sonunda ulaşılan rakamlar ile hedefler karşılaştırılmalı ve çalışanın nihai performans notu, karşılıklı görüşme ile ortaya çıkartılmalıdır.

  • Şirketin bir önceki sene belirlenen hedeflerine ulaşmak “Beklenen Seviye”,
  • Daha iyi rakamlara ulaşıldı ise “İyi”,
  • Çok iyi sonuçlara ulaşıldı ise “Çok İyi”,
  • Beklenenin altında kalındı ise “Geliştirilmesi Gerekir”
  • Çok kötü sonuçlara ulaşıldı ise “Yetersiz”,

Notları ile değerlendirme yapılabilir.

Şirket önceden belirlenen hedeflerine “Beklenen Sevide” ulaştı ise çalışanların not ortalaması 3 Beklenen Seviyede olmalıdır.

7.Yetkinlikler sadece performans ölçümünde değil, yeni işe alımlarda ve yükselmelerde baz olarak alınırlar.

Sektörde Heyecanlı Yarış

Allianz-Yapı Kredi Sigorta satın alma anlaşmasının ardından yazdığım http://www.ertugrulbul.com/birles-katil-uzmanlas-veya-cekil yazısından bu yana sektörde gelişmeleri merak ve heyecan ile takip ediyoruz. Bu birleşmenin etkilerinin yanı sıra, bugüne kadar ki pazar liderleri Axa ve Anadolu Sigorta’nın neler yaptığını/yapacağını da izliyoruz.

Bir yandan; 1 + 1 = 2 edecek mi? Allianz birleşmeden sonra, iki şirketin toplam pazar payı olan %15,61’lik pazar payına ulaşabilecek mi? Ve hatta büyüklüğünün de etkisi ile bu oranı bile aşacak mı? Diye bakarken, öte yandan; bir önceki lider Axa başta olmak üzere, üst sıradaki sigorta şirketlerinin, pazar liderliğini kaptırmamak için yarışı sürdürdüklerini görüyoruz.

Birleşmeler genellikle sancılıdır. Son sektör prim üretim rakamları; bu sancılı dönemin, rakiplere pazar paylarını büyütmek için zaman kazandırdığını gösteriyor.

Ancak; bazı genel müdürlerin açıklamaları, bugüne kadar pek düşünmediğimiz gelişmeler de olabilir mi?  sorularını akla getiriyor.

Son dönemde yoğunlaşan, “Satın almalarla ilgileniyoruz.” “İnorganik büyümelere açığız.” “Pazarı gözlüyoruz, fırsatları değerlendiririz.”

Tarzı açıklamalar; acaba, yakın zamanda Türkiye’deki faaliyetlerine son verecek, vermek isteyen şirketler mi var?  Satılacak sigorta şirketleri olabilir mi?

Ve hatta;

Satılacak şirketlerin potansiyel alıcıları, sektörün mevcut oyuncuları mı olacak? Yoksa sektöre bu satın almalar yoluyla yeni girişler mi olacak?

Sorularını akla getiriyor.

İşaretler gösteriyor ki; önümüzdeki bir-iki sene içinde sektörde hem zirvede hem alt sıralarda, sadece organik büyüme de değil, inorganik büyüme de de ilginç gelişmeler olacak.

“Sektöre yabancı ilgisi azaldı.” Mesajlarına tezat, daha çok yakın zamanda yeni bir sigorta şirketinin lisans alması da gösteriyor ki, Türkiye’de sigorta sektörü hala ilgi çekiyor.

Uyuyan Sütün Peynire Yolculuğu (Konuk Yazar: Nurcan Kaya)

Güneşin, sıcaklığını  nazlanarak dünyaya saldığı, yayla rüzgarlarının hafifçe estiği bir sonbahar günü koyun ve keçilerini otlatmakta olan Orta Asyalı göçebe çoban, obadan epey uzaklaşmış. Akşamüzeri rüzgar şiddetlenip yağmur bastırınca, canından ayrı düşünmediği hayvanlarıyla birlikte büyükçe bir mağaraya sığınmış. Rivayet odur ki; dünyanın en lezzetli, en çeşitli yiyeceklerinden olan PEYNİR,  o Orta Asyalı göçebe çobanın sağdığı sütleri saklamak için kestiği koyunun işkembesini kullanmasıyla ortaya çıkmış.

Bugün sadece İngitere’de 700 çeşit peynir var. Ünlü Fransız Generali ve siyaset adamı De Gaulle bir konuşmasında “256 çeşit peyniri olan bir ülkeyi nasıl yönetebilirsiniz ki?” diyerek ülkesindeki sorunların ve lezzetlerin çeşitliliğini eşleştirmişti. En çok beyaz, kaşar, tulum olarak bilinse de ülkemizde 30 kadar peynir çeşidi biliniyor, yapılıyor.

Nasıl oldu, ilk kimler yaptı, sonrasında kimler çeşitlendirdi, şimdilerde kimler emek veriyorsa hepsine minnettarım. Çünkü ben bir “peynir aşığı”yım. Sadece ekmek-peynir, hele hele simit-peynirle günler geçirebilirim. Kahvaltıyı peynirsiz düşünmem, böreğin poğaçanın peynirlisini severim. Alışveriş sepetimin “olmazsa olmazı”dır. Böyle olunca da evde peynir yapımına girişmem çok da sürpriz olmadı beni tanıyanlara. Henüz yolun başındayım ama çok sevdim. Bir mucize sanki. Biraz özen, biraz sabır ve tabii sevgiyle o taptaze süt ‘uyuyor’ ve bambaşka bir lezzet olarak yeniden doğuyor yapanın ellerine.

Bilinmeyen kocaman bir dünyaydı ilk başta. O kadar çok çeşit, birbirinden o kadar farklı tadlar… Yapabilir miyim düşüncesi… Ama ilk peynirimin  “telemesi”ni konrol için tencereyi açtığımda yaşadığım o heyecan belki de sabah işkembedeki sütü boşaltmak isteyen ama katı bir maddeyle karşılaşan Orta Asyalı çobanla eşdeğerdi.

Peynirin bu kadar çok çeşidinin olması sütün türü, sütü ayrıştırmak için kullanılan kültür ve mayalar, olgunlaştırma süresi –Bu işin sabır aşaması. Bir kaşar için en az bir ay gauda için 5-6 ay nasıl beklerim ben?- ve eklenen aromalar… Bu işi öğrendiğim hocamla birlikte yaptığımız kaşar, gauda, bitki aromalı taze peynirler şimdilik dolapta olgunlaşmayı bekliyor. Ben evde taze peynir yapma ve evin yakınından geçen herkese tattırma aşamasındayım.

Lezzetli bir beyaz peynir, taze sağılmış inek, keçi ya da koyun sütünden yapılıyor. Tek tek ya da birbirleriyle  karıştırılmış olarak. Yedi litre inek, beş kilogram keçi sütünden bir kilo peynir elde ediliyor. Sağlık açısından dikkat edilmesi gereken en önemli husus sütün pastorizasyonu. Peynir yapımına uygun bir şekilde pastorize edilmek istenen çiğ süt 70 dereceye kadar ısıtılıyor. Bir saat bu ısıda kalması sağlandıktan sonra soğumaya bırakılıyor. Buradan da görülüyor ki, evde peynir yapmak için gerekli olan en önemli araç bir “gıda termometresi”. Uygun bir şekilde yapılan pastorizasyon sütte bulunması olası başta brusella olmak üzere çeşitli hastalıklara yol açan mikroorganizmaların yok olmasını sağlıyor. Aman evde, doğal peynir yapacağım diye sağlığımızdan olmayalım.   Sıcaklığı 30-32 dereceye inince süte kültür ve maya ekleniyor. Yeterli süre bekleyen ve olgunlaşan süt “teleme” haline gelince, size temiz bir tülbentten suyunu süzüp, katılaşmasını beklemek kalıyor. Sonrasında da afiyetle yemek.

Yeni nesil peynir sevdalıları olan bizler eczaneden alıyoruz ama bizim köyün yaşlı, bilge kadınları maya için enginar bitkisinin iç kısmındaki mor renkli püskülleri kullanıyorlar. Geceden ıslatılıp, sabah süzülen enginar suyu peynire öyle bir tad öyle bir koku katıyor ki, şaşkınlığını gizleyemiyorum. Ve düşünüyorum. Sütünü koyunun işkembesinde saklayan Orta Asya’lı çobandan, köydeki bütün duvar diplerine enginar eken bilge kadınlara gelinceye kadar ne kadar çok insan, ne emekler harcamış,  ne lezzetler katmış bu yolculuğa?

 Uzun yıllar sonra “peynirin lezzet yolculuğu”nu yazanlar daha kimlerden söz edecekler acaba?

 

Acentelerin Şubeleşmesi

Bir dostumuz,  muhasebecilik yaparken, diğer bir ofiste de  iki şirketin sigorta acenteliğini yapıyordu. Muhasebesine baktığı şirketlerin ve ortaklarının, varlıklarını sigortalayarak kendisine gelir yaratıyordu.

Beni aradı.

“Çalıştığı iki sigorta şirketi ile de anlaşmalara son vermiş. Çünkü artık ürettiği gelir, masraflarını karşılamaya yetmiyormuş. Sigorta şirketleri ile küçük ölçekli bir sigorta acentesi olarak çalışmak, ekonomik olmaktan uzaklaştı.” dedi.

Bir gün internette,  bir acentenin, küçük hacimli acentelere “gelin birlikte çalışalım” çağrısını görmüş. Yüz yüze görüşmüşler.

“Ben sizlere çok sayıda şirketin tekliflerini sunabileceğiniz bir teknolojik alt yapı sunayım ve sizi şirketimin bir şubesi haline getireyim siz üretim yapın, geliri bölüşelim.” demiş.

Görüştüğü ve iş hacimleri kendisine yakın pek çok başka küçük ölçekli acente de, şube yapısı altında, bu tarz işbirliğine girmiş.

Arkadaşım, bu tür bir oluşuma nasıl baktığımı merak etmiş ve beni aramış.

Hazine Müsteşarlığı Sigortacılık Genel Müdürlüğü, 3-4 sene önce, müşteri menfaatlerinin aleyhine işlediği için, sigorta aracılarının “tali” olarak çalışmalarını katiyetle yasaklayan bir duyuru yayınladı.

Benim hatırladığım kadarıyla temel amaç; birkaç büyük organizasyonun belirli coğrafi bölgelerde, “bir sigorta aracı tekeli” oluşturmalarının önüne geçilmesiydi.

Duyuru ile tali sistemi (bildiğim kadarı ile) tamamen ortadan kalktı.

Ancak, ölçek ekonomisi  sigortacılıkta küçük acentelere yaşama şansı bırakmadı. Daha büyük ölçek altında çalışılabilmesi için eskiden bir ana acente etrafında tali acente adı altında buluşulabiliyor iken artık bu imkan da ortadan kalkmıştı ki, şimdi de şubeleşme ortaya çıktı.

Beni arayan arkadaşıma;

“Bu uygulamanın Dünya’da da bir trend haline geldiğini ve ana acentenin şubeleri şeklindeki örgütlenen yeni ve güçlü  çok uluslu şirketlerin, farklı ülkelerde ortaya çıktığını ve en az iki tanesinin de benzer bir yapılanmayı Türkiye’de gerçekleştirmeye dönük pazar araştırması yaptıklarını bildiğimi ve eğer kendi işleri ile ilgili böyle bir ihtiyaç var ise kurumsal şirketler altında hareket etmenin daha iyi sonuçlar verebileceğini,”

ifade ettim.

Tüm sektörlerde olduğu gibi sigorta aracılarında da ölçek ekonomisi, küçüklerin iş yapmasına artık izin vermiyor. Süreç içerisinde “su yolunu buluyor” ve ihtiyaçlara karşılık gelecek ve mevzuata uygun en uygun çözümler, doğalıyla ortaya çıkıyor.

Ülke içerisinde bu tür yapılanmalar, henüz çok uluslu oyuncular pazara girmeden ortaya çıkar ise, ülkenin elde edeceği gelir; bu tür yapıların henüz gelişmediği ve tek tek küçük acenteler ile oluşturulacak yeni yapılanmalardan elde edilecek gelirden, toplamda daha  yüksek olacaktır.

Bence düzenleyici ve denetleyici kurumların da destekleri ile; küçük ölçekli acentelerde şubeleşme yapısına bir an önce geçilmelidir. Böylece, hem küçük aracıların yok olmasının önüne geçilmeli, hem de pazara yeni girecek çok uluslu büyük oyunculardan daha fazla gelir kişilere ve toplamda ülkeye sağlanmalıdır.

Yeme İçme Turizmi

2000 yılında,  çalıştığım kurum beni, ABD’nin sayılı okullarından bir tanesinde 10 günlük bir “Satış Yönetimi” eğitimine gönderdi. Çok sayıda ABD’li öğrencinin yanında, Avrupa ve Güney Amerika’dan katılımcılar vardı. Katılımcılar iş dünyasından ve orta orta üstü yöneticilerden oluşuyordu.

Ders arası sohbetlerden bir tanesinde, ABD’li bir kursiyer, tatil için ABD’nin Güneyine gideceğini söylemişti. Ben de merakla neden? Ne var Güney’de? diye sormuştum. Aldığım cevaba inanamamış ve bir kez daha sormuştum. Yanıt: “Yemekler bol, güzel ve ucuz.”

Son dönemde pek çok tanıdığımız tatil için Yunanistan’ı seçiyor. Niye diye sorduğumuzda, aldığımız yanıt 2000 yılında Amerikalı arkadaştan aldığım yanıta çok benziyor. “Yemekler çok lezzetli ve ucuz. Özellikle de deniz ürünleri.”

Geçen hafta ilk defa, çocuklar ile Londra’ya gittik.  Çin, İspanyol, Japon ve İngiliz (İngiliz denince Fish&Chips) mutfaklarında yemek yedik.

Biraz da kur artışının etkisi ile Pound geçmişten daha değerli. Buna rağmen 4 kişi için ödediğimiz yemek ücretleri, İstanbul’da benzer seviyedeki mekanlarda ödeyeceğimizden daha azdı. Biraz kazıklandığımızı hissettiğimiz, sushi restaurantı’nda ödediğimiz rakam bile buradaki fast food sushi faturalarından daha insaflıydı.

“İnsanlar, daha lezzetli yemeği, daha ucuza yemeyi, tatilleri için bir kıstas kabul etmeye (artık Türkiye’de de) başlar oldular.

İyi bir yemeği Türkiye’de bu denli pahalı kılan şey nedir? Neden böyle oldu? İncelemek, düşünmek lazım, yoksa sadece lokantalar değil, ülke turizmi de olumsuz etkilenecek.

Kur Artışının Sigorta Şirketlerine Etkileri

1998, 2001, 2008 benim sigorta sektöründe görev alırken, hatırladığım ekonomik dalgalanma yılları. Özellikle kurlarda ani dalgalanmaların sigorta şirketlerine etkilerini yaşadığımız dönemler.

Benim tecrübelerime göre; döviz kurlarının ani yükselmesi sigorta şirketlerinin bilançolarına şu şekillerde yansıyor:

İlk etki, sektörün neredeyse %50’sini oluşturan motor (kasko-trafik) branşı hasarlarında yaşanıyor. Araç parça bedelleri, yükselen kurlar ile birlikte hemen artıyor. Aynı aracı daha önce 100 TL’ne onarabiliyor iken, kurdaki artış oranında parça fiyatları artıyor. Artan parça fiyatları üzerinden KDV tutarları da artıyor. Kurdaki artış etkisi yakın dönemde  açılmış ancak henüz ödenmemiş hasarları da kapsıyor.

Hasara konu poliçelerin büyük kısmı geçmiş dönemde yazılmış poliçeler ve dönem sonuna kadar kur artışındaki negatif etkiyi, aynı hızla primlere yansıtabilmek mümkün değil.

Yani bilançonun en büyük kalemlerinden hasarlarda anında artış başlıyor.

Yeni yazılan  işler, döviz cinsinden veya dövize endeksli poliçe ise TL cinsinden prim artışları otomatik gerçekleşiyor. Ancak, yazılan primleri, 1/24 esasına göre muhasebeleştirebiliyor, gelir yazabiliyoruz.

Kurlardaki artışın prim artışına etkisini orta ve uzun dönemde görebiliyoruz.

Sigorta şirketlerinin bir diğer önemli gider kalemi, reasürans ödemeleri.

  • Reasürans treteleri (anlaşmaları) bölüşmeli ise etkisi nispeten pozitif olabilir. Çünkü hasar giderlerindeki artış anında devredilebiliyor. Ve fakat motor (kasko-trafik) branşında bölüşmeli treteye sahip şirket sayısı, bir elin parmaklarını geçmez.
  • Diğer branşlarda bölüşmeli trete var ise, hasar anında reasürörle döviz olarak paylaşılacağından, olumlu etkisi olacaktır.

Şirketlerimizin pek çoğu reasürans şirketleri ile bölüşmesiz, genellikle  Excess of Loss (XL) anlaşmaları ile çalışırlar.  Bu anlaşmalar gereğide ödemeler belirli dönemlerde döviz cinsinden yapılırlar. İşte bu noktada, henüz ödemesi yapılmamış kalan taksitler için bir kur farkı zararı ortaya çıkacaktır.

Sigorta şirketleri sadece poliçe üreten değil, aynı  zamanda fon yaratan (yaratması beklenen) şirketlerdir. Bu fonların getirileri de (mali gelir), önemli bir gelir kalemidir. Her ne kadar faizlerin tek haneye düşmesi ile Türkiye’de mali gelirler eski parlak günlerinden uzaklaşsa da, halen şirketlerin önemli bir gelir kalemidir.

Şirket fonları içerisinde döviz veya dövize endeksli bonoların ne oranda yer aldığı da, ani kur artışlarında şirketlerin gelirlerini etkiler.

Toplam bilanço olarak bakıldığında, dövizli yükümlülükler ile dövizli aktiflerin, iyi yönetilen bir şirkette birbirlerine yakın tutarda olması veya eğer yükümlülükler fazla ise “hedge” yapılarak döviz dengesinin korunması beklenir ki Türkiye gibi, dönem dönem döviz kurlarında oynamaların yaşandığı ülkelerde, ani ve taşınması zor kur giderleri yaşanmasın.

Dövizdeki artışın diğer giderlere de zaman içinde etkileri olacaktır. Kira, enerji, yol giderleri, ithal/dış kaynaklı software ve hardware, sarf malzemeleri gibi.

Türkiye’de faaliyette bulunan şirketlerin büyük bir kısmı uluslararası sigorta gruplarına aittir ve kar-zararları döviz cinsinden, ilgili kuruma konsolide edilmektedir. TL cinsinden kar eden şirketlerin gruplarına döviz cinsinden katkıları ve/veya eğer zarar ediliyorsa döviz cinsinden zararları, daha düşük ölçekte gerçekleşecektir.

Bedeni Hasarlarda Aracılar Sisteme Çekilebilir mi?

Son yıllarda trafik kazaları sonucunda meydana gelen ölüm ve sürekli sakatlık hallerine ilişkin tazminat taleplerinin ciddi oranlarda artması, sigorta sektörü’nün Trafik (Zorunlu Karayolları Mali Sorumluluk) Sigortası branşından dramatik oranlarda zarar etmesine neden olmaktadır.

Zarar temel oşarak, meslekten yoksun kalma tazminatının hesaplanmasında kullanılan yöntemlerin standart olmamasından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki; aktüerlerin, tazminat hesabında kullanmış olduğu iskonto oranları ve mortalite tabloları ile mağdur veya kanuni hak sahiplerinin hukuki yollara başvurması sonucunda, mahkeme tarafından atanan bilirkişinin uyguladığı yöntemler arasında ciddi farklılıklar bulunmasıdır.

Uygulamada herhangi bir ölümlü veya yaralanmalı trafik kazası meydana geldiğinde, mağdurlardan ciddi oranda komisyon alarak, dosya takip eden şahıslar/organizasyonlar  ortaya çıkmıştır. Bu kişiler, mağdur veya yakınlarından vekaletname veya temlik almak suretiyle ya direk olarak dava yoluyla talep yapmakta ya da önce sigorta şirketlerine başvuru yaparak önce aktüerlerin hesapladığı tazminat tutarlarını tahsil edip, ardından fazlaya ilişkin haklar için hukuki yollara başvurmaktadır.

Buna ek olarak, bu şahıslar/organizasyonlar sigorta şirketinden. “destekten yoksun kalma tazminatını” geçmiş yıllarda almış mağdurlara da ulaşarak, onları kapanan dosyalar için de sigorta şirketlerine dava açmaya yönlendirmektedir.

Hukuk sürecinin uzun sürmesi, sektörde ciddi tutarlarda muallak hasar rezervlerinin tutulmasına neden olmakta ve sonucunda da sektör Trafik Sigortası’ndan büyük oranda zarar etmektedir.

Dünya uygulamalarına baktığımızda:

-İtalya’da, mağdur veya temsilcisi gerekli tüm evrakı tamamladıktan sonra öncelikle Sigorta Şirketi’ne başvuru yapmak zorunda olup direk dava yoluna gidememektedir.

-İspanya’da ise, “Baremo Modeli” uygulanmakta olup; bu model, oluşturulan tazminat tabloları ile hesaplamaların yeknesak hale getirilmesini sağlamıştır.

TSB (Türkiye Sigorta Birliği)  nezdinde oluşturulan komitelerde Baremo ve/veya benzer bir modelin uygulamaya alınması için çalışmalar yapılmakla birlikte; hazırlık aşamasında olan yeni Trafik Sigortası Genel Şartları’nda da hesaplamaların bu yöntemle yapılmasına ilişkin ortak görüşler oluşmaktadır.

Öte yandan, trafik kazalarını oluştuğu andan itibaren tespit edip, mağdurlara sigorta şirketlerini dava açmak üzere ulaşan kişi veya organizasyonlar ile temasa geçilerek, bu kişi veya organizasyonların belirli bir ücret karşılığı, sigorta şirketleri adına hareket etmeleri sağlanabilir.

Uygulamada, araştırmacı olarak çalışılan bazı firmalar, mağduru bulmak ve temasa geçerek mutabakat için evrakı toplamak amacıyla bazı sigorta şirketlerine yardımcı olabilmektedir. Ancak, mevcutta bu firmaların sayısının azlığından öte, söz konusu firmalarla çalışma arzusundaki sigorta şirketleri de yok denecek seviyede olduğu söylenebilir.

Bedeni tazminat taleplerinde son dönemde yaşanan diğer bir sıkıntı ise, sigortalı araç sürücüsünün kusurlu olmasına karşın sigorta şirketi’ne tazminat ödeme yükümlülüğü getiren Yargıtay kararıdır.

Bu karar ardından, geçmişte trafik kazası sonucu yakınlarını kaybetmiş olan kişiler sigorta şirketlerinden talepte bulunmaya başlamış ve taleplerin reddi üzerine mahkeme başvurularının sayısı artmıştır. Bedeni hasarlarda zaman aşımı süresinin 10 yıl olması sebebiyle de önümüzdeki dönemde de taleplerin sayısının artması muhtemeldir.

Disconnect (Sanal Hayatlar)

Dün akşam, orijinal ismi:   “Disconnect” olan ve Türkçeye “Sanal Hayatlar” olarak çevrilmiş bir film seyrettim.

Bazı filimler vardır ki etkisinden kurtulmak zaman alıyor. Bu filmi de o listeme ekledim.

Malum dönem internet dönemi.  Hayatımızın her alanında dijital dünyanın imkanlarını kullanır olduk. Bilgisayarlar, akıllı telefonlar, tabletler derken;  onlarsız, yön bulamaz, bankacılık işlemi yapamaz, seyahat edemez, adres bulamaz, sosyalleşemez, vb. gibi,  bir hale geldik.

Dijital dünyayı sigortacılık sektörüne taşımakta bu denli uğraştıktan sonra, “Hayatımızın Dijitalleşmesinden şikayetçi miyim?”

Kesinlikle hayır.

Ancak, yaşamaya yeni başladığımız sanal dünyanın da  gerek sosyal ve gerekse ekonomik tehlikelerine dikkat etmemiz gerekiyor. Bu yeni dünyayı riskleri açısından da  iyi tanımak ve  bilmek gerekli.

“Sanal Hayaller” tamda bu konuya değiniyor.

Filim; sanal dünya’nın tehditlerini zaman zaman birbiri ile iç içe geçen üç ayrı olay üzerinden anlatıyor.

Kısaca konu başlıkları:

1-      Küçük bir televizyon kanalı için habercilik yapan orta yaşlardaki televizyoncunun  sanal seks işinde çalışan gençler üzerine yaptığı haber,  bir ulusal kanalda yayınlanınca yerel olmaktan çıkıp, tüm ülkenin konusu haline geliyor. Haberin yayınlanmasını takiben, televizyoncu ve ona gizli röportaj veren gencin yaşadıkları.

2-      Çocuklarını kaybettikten sonra ilişkileri çıkmaza giren çiftten;  kadının dertlerini paylaşmak için katıldığı forumlar ve erkeğin sanal dünyada kumar oynaması. Bu sırada gizli bilgilerini çaldırdıkları kişilerce önemli miktarda paranın kredi kartlarından çekilmesi ile  hayatlarının alt üst olması.

3-      Ergenlik çağındaki iki gencin, biraz içe kapalı bir diğer genci kandırarak çıplak fotoğrafını sosyal ağlarda yayması ile içine kapalı genç kendisini asarak intihara teşebbüs ediyor. Genç hastanede ölüm kalım mücadelesi verirken,  avukat babanın da olayı ortaya çıkartmaya dönük mücadelesi ve kendisi ile geriye dönük baba-oğul ilişkilerinde “keşke” hesaplaşmaları.

Şeklinde özetlenebilir.

Her ne kadar tehditler sanal dünyada gerçeğe dönse de,  bu tehlikelere zemin hazırlayan insan ilişkileri ve aile içi ilişkilerdeki sorunlara da çok güzel dokunuyor.

Seyretmeden filme heyecanınızı kaybettirmek istemem ancak, filmin sonu iyi bitiyor.

Mutlaka izleyin ve varsa 13 yaş üstü çocuklarınızın da izlemesini sağlayın diye, öneririm.

CEO – Ceyda Evde Otur(m)uyor, Artık

2007 yılında şirketin satılması gündeme gelince, şirketin ve doğal olarak kendilerinin geleceklerinden emin olamayan arkadaşlar, şirketten  tek tek ayrılmaya başlamıştı. Reasürans yenileme dönemi geliyordu ve reasürans departmanı boş kalmıştı.

Tam o dönemde Ceyda  hızır gibi yetişti  ve “Danışman” olarak bizimle çalışmaya başladı.

Bizler için özel bir dönemdi. Zor bir dönemdi ve tam ihtiyaç olduğu anda, ekibin yanında yerini aldı.

Şirket satıldı. Yeni dönem başladı ve Ceyda, arzuladığı sorumlulukları bu kez farklı unvanlar  ile alma fırsatı buldu. Genel Müdür Yardımcısı unvanı ile Grubun kurumsal işlerinin yönetimi için oluşturulan birimin sorumluluğunu aldı. Özellikle ilişki yönetimi konusunda çok başarılıydı.

Yaklaşık üç sene birlikte çalıştık. Güzel bir döneme imza atan ekibin üyelerinden bir tanesi oldu.

2011 yılında, sigortadukkanim.com kuruluşu için görevden ayrılmamı takiben, sanırım bir sene daha görev yaptı ve o da görevinden ayrıldı.

Ayrıldıktan sonra hayallerinin peşine düştü. Hayallerini gerçekleştirmek için beklediği dönem arkadaşları kendisine takılıyormuş. Ceyda, CEO oldu diyerek. CEO’nun açılımı biraz farklıymış. “Ceyda Evde Oturuyor.” Şeklinde.

Hayali: Hamburgerci açmaktı.

Uzun bir hazırlık dönemi geçti.  Hazırlık o kadar uzun sürdü ki, artık hamburgerci açabileceğine dair, benim bile ümidim kalmamıştı ki; Ceyda Hamburger’cisini açtı:

Hill Side Trio içerisinde bir Burger House.

indir

Sinema salonlarını çok sevdiğimiz için, film izlemeye neredeyse her hafta “Hill Side Trio’ya” gidiyorduk. Şimdi haftada ikiye çıkardık. Bir defa sinema için, bir defa da Ceyda’nın Burger House, burgercisinde hamburger yemeye.

Özellikle, “Lokum Burger’e” bayılıyorum.

Ceyda iyi sigortacıydı, şimdi iyi işletmeci de olmuş. İşinin başında duruyor. Süreçleri bir bir takip ediyor.

Hayallerinin peşinde çok insan koşuyor ancak, hayallerini gerçekleştirebilen insan sayısı az. Gerçekleştirenlerden birisi de Ceyda oldu.

Ceyda Evde Oturmuyor, artık.