İki Yıl Burada, İki Yıl Şurada…

Bir dönem şirket için “vizyon ve misyon” belirlemek çok önemliydi ve kullanımı yaygındı. Göreve gelinir, en kısa sürede şirkete bir “vizyon ve misyon” belirlenirdi.

Özellikle ekonomik krizden bu yana “vizyon ve misyon” deyimlerini artık duymaz olduk. Oysa, vizyon ve misyon ile şirkete, 3-5 yıllık orta vadede ve bazen daha uzun vadede hedefler belirleniyordu. Sonra da, bu hedeflerin gerçekleştirilmesine dönük stratejiler belirleniyordu. Stratejilere uygun aksiyon planları, iş planları yapılıyor ve aksiyona geçiliyordu.

Bu deyimlerin şirket terminolojilerinde yer almasının belki de en güzel yansıması, hedeflerin orta vadeli konulması ve bu yönde çalışılmasıydı.

Çok kısa süre önce, şirket üst yönetimleri süresiz sözleşmeler ile görevlendirilir ve orta vadede şirketi nereye götürmeyi hedefliyor? ve bunu başarabiliyor mu? kriterleriyle değerlendirmeler yapılırdı.

Son dönemde şirket sermayedarlarının yönetici seçiminde ve şirketlerinin yönetiminde çok profesyonelce çalıştıklarını gözlemliyorum. Hedefler belirleniyor, hedefler sorgulanıyor, kısa vadede başarı yoksa yeni yönetim göreve getiriliyor ve eski yönetim gönderiliyor.

Etkiye tepki olsa gerek, şirket yönetimleri de görevlerine daha profesyonel yaklaşmaya başladılar. Kaç para kazanırım? Özlük hakları ne? Yan haklar nasıl artırılabilir?

Bu denli profesyonel yaklaşım iyi mi oldu, kötü mü bilmiyorum

Artık, üst yönetimler ile 2 en fazla 3 yıllık sözleşmeler yapılıyor. Şirket yönetimi bu 2-3 senelik dönemi tamamlamaya odaklanıp, şirketin orta ve uzun dönemli hedeflerine bakmaz oluyorlar.

Hukuki açıdan çok rahat, her iki taraf da sözleşme sonunda memnun değilse sorunsuz şekilde ayrılabiliyorlar. Ancak, şirketin yönetimini 2-3 yıllık dönemler ile profesyonellere emanet etmek; profesyonellerin de eğitim, motivasyon, alt yapıya yatırım, çalışana yatırım vb. gibi orta vadeli gelişmelere değil, hemen sonuca gitmeye dönük, kestirmelere yöneltiyor.

Kötü olmadı mı sizce de? Üst yönetim geleceğe 2-3 yıllık gözlükle bakarsa, çalışanlar hangi döneme bakarak çalışırlar? Elbette onlarda 2-3 yıllık vadelere bakarlar.

2 yıl burada çalışayım, sonrasına bakarız. 2 yılda şurada geçirsem, sonra…

Olur mu böyle sağlıklı şirket yönetimi?

Nerede hata var?

Ben mi yanlış düşünüyorum acaba? Yoksa 2-3 yıl sonrasını şirketler kendileri de mi göremiyorlar?

Bu gelişmelerden yola çıkarsak gelecek kuşakların 6 aylık, 1 aylık sözleşmelere imza atacaklarını düşünmek çok mu abartı olur?

Kurumların da Vicdanı Rahatlamak İster

2003 yılında kuzenlerimden bir tanesinin, sözleşmeli ana sınıfı öğretmenliği yaptığı köy okulunda, 30 öğrenciye 4 oyuncak düştüğünü öğrendiğimde, o dönem yeni ayrıldığım sigorta şirketindeki arkadaşlara telefon ettim ve Evlerindeki oyuncakları bana gönderebilirler mi? diye sordum.

20-30 oyuncak beklerken tam 4 koli oyuncak geldi. Önce kuzenimin görev yaptığı okuldan başlamak üzere, rastgele yola çıkıp 7 köy okulunu gezip, çocuklara oyuncak dağıttık.

Ellerinde oyuncakları ile çocukların fotoğraflarını çekip, sigorta şirketindeki arkadaşlara gönderdim.

O sevinçli çocuk gözlerinden daha güzel ne olabilir ki? Oyuncakları dağıtanlardan birisi olarak (Diğeri de en doğrusunu yapan Ali)  “o anı” yaşamaktan en fazla keyif aldığım günlerden bir tanesini yaşamıştım.

Aynı zamanda, İç Anadolu Bölgesi’nde, dünyanın her yerinden milyonlarca turistin ziyaret ettiği Ürgüp gibi bir ilçenin, çevresinde bu denli oyuncağa ihtiyaç duyulan köyler ve okullar  olduğunu,  geç öğrenmiş olmanın da şaşkınlığını yaşamıştım.

2006 yılında pazarlama departmanının fikri ile bu defa Güneydoğu Anadolu’da, ekonomik nedenlerle  okula gönderilmeyen kız çocuklarının okula geri dönmelerini sağlayan bir proje kapsamında, önce 74 kız çocuğu ile başlayıp, daha sonra sayıları 100’ü geçen kız çocuğuna, okullarından mezun oluncaya kadar burs sağladık. Üstelik bu organizasyona acentelerimizi ve banka şubelerimizi de, bir kampanya ile kattık. Şu üründen şu kadar satan her acentemiz/banka şubemiz adına bir kız çocuğuna sponsor oluyorduk.

Urfa’da yapılan törene katıldığımızda bir şirket yöneticisi olarak, kurumumuz için çokta önemli olmayacak meblağlar ile çocuklara sevinç, mutluluk verdiğimiz ve mutluluklarını gözlerinde gördüğümüz için inanılmaz bir haz yaşamıştık.

Ben, tıpkı insanlar gibi, kurumların da bu tür sosyal fayda sağlayacak aktiviteler ile, her şeyin para olduğu bir dünyada, kendilerine bir soluk aldırmaları gerektiğini, bu tür faaliyetleri çalışanları ile paylaşarak onlara da; böylesi sosyal fayda sağlayan bir kurumda çalışıyor olmanın keyfini yaşatmak gerektiğini düşünüyorum.

Üstelik, bazı organizasyonlar için çok uzaklara bakmaya bile gerek yok; evinizde çocuklarınızın artık oynamadığı oyuncaklar, giymediği giyecekleri paylaşmak için çevre illere, çevre ilçelere ve onların köylerine bakmanız yeterli. Hiç tanımadığınız bir çocuğun hayatında önemli bir an yaşatmak, zorlu yaşam mücadelemizde maddi olmayan bir hazzı kuruma ve çalışanlarına yaşatmak güzel olmaz mı?

Harekete geçmek için kurumdan bile bir şeyler beklemeye de gerek yok, açın haritayı, bulun bir köy okulunu, googlelayın telefonunu, sorun oyuncak ihtiyacı var mı diye öğretmenlere, okul yöneticilerine…

Gerçekten Bu Kadar Zor mu?

Teftiş Kurulu yıllarımdan itibaren nedense bana hep sorunlu görevler, işler  verildi. Yıllar sonra başkan yardımcım ile yediğim yemekte içimde kalmasın diyerek  sordum, neden beni hep sorunlu görevlere gönderdiniz? Diye.

Görev adamıydın Ertuğrul dedi.

Çalıştığım iki sigorta şirketi de göreve başladığımda sıkıntılıydı. Her ikisini de bir şekilde ve ekipçe çok çalışarak karlı hale getirdik. Her ikisinin de satış rakamları sektör rakamlarının üzerinde gerçekleşti. Elimizdeki sihirli değnek, kimsenin yapmadığını yapmak ve  cesaret edemediklerine cesaret edebilmekti.

Piyasa şartları zorlaştıkça daha da zorlanan şirket yönetimlerini, mevcut sistemi sürdürme konusundaki ısrarlarını anlamakta güçlük çekiyorum. Aynı şeyleri yaparak farklı sonuçlar elde etmeyi düşünmek, olsa olsa zaman kazanmaya çalışmak olabilir.

Neden farklı methodlar, daha radikal yöntemler denenmeye çalışılmıyor. Aynı dağıtım kanallarından, aynı ürünleri, aynı uw kuralları ile değerlendirip, aynı ekip ile satmaya çalışmak ve bundan da geçmişten farklı sonuçlar elde edeceğini ummak,  nasıl açıklanabilir ki?

Eğer konu zaman kazanmaya çalışmak değilse; ya cesaret yoktur, ya nasıl yapılacağı bilinmiyordur.

Cesaret konusunda şunları söyleyebilirim. Mevcut sistem devam ettirildiğinde de, farklılıklara yönelindiğinde de sonuç başarısız olacaksa, tek bir müeyyidesi olabilir, işsiz kalmak. Cesur davranılıp, farklılıklar denenebilirse hiç olmazsa başarı şansı var. Diğerinde sadece beklenen son ne zaman gerçekleşecek,  diye oturup beklemek seçeneği var ki, insanın kendisine yapabileceği en kötü eziyet.

Kötü sonun gelmesini beklemek kadar zor, yıpratıcı bir süreç olabilir mi?

Nasıl yapılacağı bilinmiyorsa, yönetici sensin. Bilen insanlar, ekip arkadaşları bul veya biraz maliyete katlanıp bu konuda uzman danışmanlarla çalış. Benzer koşullar Dünya’da sadece senin şirketinde yaşanmamış. Onlar nasıl çözümler üretmişler ara ve bul. Sen yeter ki cesur ol, ekibin ve kararlarının arkasında dur. Ne kaybedebilirsin ki? En fazla işini. Bulursun veya kurarsın yenisini.

Cesur ama başarısız olanlar içinse şu güzel söz unutulmamalı: Güneş balçıkla sıvanmazmış.

Fikrim var Param Yok

Geçtiğimiz günlerde girişim yapmak isteyen iki üniversite öğrencisi mail aracılığı ile bana ulaştılar. Fikirleri bildiğim alanlar dışında olmasına karşın, taleplerini kırmadım, en sevdiğim mekanlardan Kuzguncuk’taki, Çınaraltı Cafe’de bir araya geldik.

Üç ayrı girişim fikirleri vardı. 23 senelik çalışma hayatımın verdiği tecrübe ile, bir 23 yıl da düşünsem aklıma gelmeyecek fikirler. O pazarları çok bilmemekle birlikte, üniversiteliler fikirlerini öyle bir anlattılar ki, en azından bir tanesi iş yapar gibi geldi.

Öğrencilerin, pek çok profesyonelin aklına gelmeyecek fikirleri vardı ancak, bu iş fikirlerini hayata geçirmek için sermaye ihtiyaçları vardı ve de bu sermayeyi nasıl ve nereden bulacaklarını bilmiyorlardı.

Angel Investor,  Venture Capital ve Private Equity kavramları ile sanıyorum, son on yıldır  aşina olmaya başladık, ancak henüz yeterince yaygınlaşmadı. Bankacılık sektörünün ise bu tarz girişimleri destekleyebilecek bir yapısını (angel investor olmaya dönük son dönem gelişmeleri hariç tutuyorum) bugün için ben görmüyorum.

Çünkü, bu finansal aracılar “girişimin başarılı olmaması, verdikleri paranın batması, risklerini alıyorlar.” Bildiğimiz bankacılık sistemi ise verdiği krediyi bir şekilde teminatlandırıyor ve geri dönüşünü, işin başarısından bağımsız, garantiye alıyor.

Görüştüğümüz bir yabancı private equity firması temsilcisi; “Biz her bir yatırımımızın, yatırılan sermayenin 30 katını elde etmesini bekliyoruz. Aynı anda 100 yatırım yaptığımızda bunlardan 3 tanesinin bile başarılı olması ve exit (şirketin satışı veya ciddi karlılık yakalaması) ile 30 katlık getiriyi getirmiş olsa, toplam fon tutarını koruyabildiklerini” söylemişti. Demek ki pek çok yatırımda paralarının batması riskini alıyor ve yaşıyorlar. Bu tarz yatırımcıların kimi yatırımın 3 katını, kimi 5 katını hedefleyerek risk alıyor, girişimlere fon sağlıyorlar.

Öte yandan beyaz yakalı profesyonel olarak çalışıp, yeni bir iş yapmak isteyen ve bunun için yüksek olmasa da ellerinde para bulunduğunu söyleyen çok sayıda insan da biliyorum.

Demem o ki; gerçekten iş yapabilecek fikirleri, iyi bir iş planı hazırlığı ile; elinde ufak ta olsa birikimi bulunan ve yeni bir işe yatırım yapmaya hazır insanları bir araya getirebilecek bir sistem kurulsa nasıl olur?

Belkide vardır ben bilmiyorum?

Arayış

15 yıldır görmediğim eski bir kadın çalışma arkadaşımla yemek yedik.

Kariyerinde iyi bir yere gelmiş.

Belli ki, bugün için paranın ulaşabileceği iyi noktalara ulaşmış. Karı-koca iyi yerlerde, yönetici olarak çalışıyorlar. Bir oğlu olmuş, onu da 13-14 yaşına getirmişler. İyi bir semtte oturuyorlar. Gözünde Prada gözlük, kolunda Bvlgari saat var.

Ancak, arkadaşım yaptığı işten mutsuz. Başka bir iş yapmak istiyor. Beyaz yakalıların en büyük “yapacak iş bulma” kısırlığı içerisinde bir “Franchise” alıp gıda sektöründe iş yapmak isteğinde.

Eşi, abisi ve kendisinin saatlerce düşünüp yapılacak yeni bir iş için, yeni bir fikir bulamadıklarından yakındı.

Ama biz finansçılar risk alırken hep temkinli olmayı severiz. Gerekirse kaldığımız yerden tekrar profesyonel olarak çalışmaya devam ederiz, düşüncesi bizlere yeni maceralara atılırken hep “can simidi” gibi gelir.

2003 yılında kafe açmaya gittiğimde benim duygularım da arkadaşımın bugünkü duygularına yakındı.

Birkaç farkla; ben gitmeye karar verdiğimde 35 yaşındaydım, henüz çocuğum olmamıştı ve zaten genel müdür yardımcısı olarak görev yaptığım şirkette o anda bir fırsat olduğu halde, beni genel müdür yapmamışlardı.

Arkadaşım ise 40 yaşında, özel okulda okuyan bir çocuğu var ve bunlara karşın gelir seviyesi fena olmayan bir güvencesi var “eşi”.

Neler oluyor? İnsanlar neyi arıyor ve fakat bulamıyor? Kazanılan, ülke standardının üzerindeki gelirin yetmediği, satın alamadığı ne? Nedir bu arayış? Niyedir? Ve de neden kiminde 35, kiminde 40 ve hatta kiminde 50 sinde hala vardır?

Etrafınızda beyaz yakalı çalışıpta mutlu olduğunu söyleyen kimse var mıdır?  (Cevap “hayır” ise binlerce, milyonlarca genç arkadaş beyaz yakalı olmak için niye sıra beklemekteler?)

Aradığını bulan var mıdır?

Varsa, bizimle de paylaşır mı?

Fiyatlar Artıyor

2012’de Türkiye genelinde, 1.069.292 taşıtın trafiğe kaydı yapılırken, 125.407 adet taşıtın ise trafikten kaydı silinmiş. Trafikteki toplam taşıt sayısı 943. 885 adet artarak 17.033.413’e ulaşmış.

TSB (Türkiye Sigorta Birliği) tarafından yayınlanan sektör istatistiklerinde Şubat 2012 ile Şubat 2013 sonuçlarını, kasko ve trafik branşları için karşılaştırdım.

Şubat 2013 de bir önceki yıl aynı döneme göre, kasko poliçesine sahip araç sayısı 4.524 adet azalmış.

Buna karşılık, araç başına prim tutarı %20 büyümüş.

Trafik branşında prim büyümesi %52 gerçekleşmiş.

2012 yılı Şubat ayında araç başına prim tutarı 224 TL iken, 2013 şubat rakamlarına göre araç başına prim tutarı 327 TL’ne yükselmiş.

 Kısaca Trafik poliçelerinde araç başı prim tutarı %46 büyümüş gözüküyor.

Prim artışı

Mart 2013 sonuçları henüz TSB sitesinde yer almıyor olmakla birlikte, yapılan açıklamalardan anladığım kadarı ile bu trend Mart sonuçlarında da yansımasını bulmuş.

İşin özü şu ki, kasko ve  trafik branşlarında ciddi bir fiyat artışı gerçekleşmiş.

Bakalım, artan fiyatlar sektörün bir süredir devam eden karsızlığına çare olacak mı?

Yeni Bir Pazar Oluşuyor

Bugün bir oto eksperi arkadaş ile sohbet ettik.  Sektördeki gelişmeleri konuşurken, bugüne kadar dikkat etmediğim bir konudan bahsetti.

Son dönemde sigorta şirketleri oto kasko ve trafik poliçelerinde hasarsız araçlara çok cazip prim teklifleri verirlerken, hasarlı araçlara da bunun tam tersi yüksek fiyat uygulamaya, daha fazla dikkat eder oldular.

Yani poliçenin hasarsız olmasının bir sonraki sene yenilemelerde avantajı yüksek oluyor. Buna karşılık hasar yapan araçlar için izleyen sene yüksek prim bedelleri ödenmesi gerekiyor.

Bütün Dünya’da benzer uygulamalar var.

Söz konusu uygulamanın yaygınlaşmasının kazaya karışan araç sürücülerinin davranışlarına da etkileri olmuş.

Şöyle ki; eğer gerçekleşen maddi hasar tutarı ufak rakamlara onarılabilecek gibi ise ve/veya bu tutar izleyen sene primdeki artıştan daha ufak rakamlarda ise, kusurlu taraf hasarın tazminini sigorta şirketine bildirmeyip, kendisi tazmin yoluna gidiyormuş.

Bence amacına uygun bir uygulamaya dönüş olmuş.  “İnsan ekonomiktir” iktisadi tanımına da uyan bir uygulama.

Elbette, bunun istatistiksel yansımaları biraz değişik olacaktır. Bu seneden itibaren ortalama hasar rakamları daha yüksek gözükecektir. (Küçük hasarlar ihbar edilmeyip, müşteri tarafından karşılanacağı için.)  Hasar sayısında ise adetsel olarak bir azalma gerçekleşecektir.

İhbar edilmeyen küçük hasarların sektör sonuçlarına yansımaları olumlu olacaktır. Bununla birlikte, bu tarz hasarların onarımı için yepyeni bir “alt pazar” ortaya çıkacaktır.

Kendine Güven

Nedense “kendine güven” tabirinin  ingilizce yazılışı ve okunuşu bana hep sempatik gelmiştir.  “Self confidence”

Kendine güven hayatın zorluklarına karşın, kendine saygı keyfiyeti olarak tanımlanabiliyor.

Kendine güven ile ilgili kötü haber, bunu başarmak uzun ve zorlu bir süreç gerektiriyor. İyi haber ise, kendine güven uygulama ile öğrenilebiliyor ve hatta bir adım ileri gidilirse, mükemmellik için kişisel bir taahhüt haline geliyor.

Bugün bir kahve sohbeti sırasında  iş/işyeri değiştiren arkadaşlarımdan bir tanesi, yeni iş yeri ve görevinde neler yapılması gerektiği ile ilgili fikirlerimi almak istedi.

İlk yorumum, “kendin gibi ol” oldu.

“Ekipteki istisnasız herkes, kendi gibi olmayanı hemen anlar ve içten olmamak yönetimde ve ilişkilerde en büyük zaafı yaratır.” Dedim.

İş hayatında, insanların başarılarına katkısı olur düşüncesi ile büründükleri, belki de bir rol modelin etkisi ile bir başka kişilik oluşabiliyor. Bu kimlik süreç içinde gerçek kimlikle çatışır hale gelebiliyor.

Kişilik çatışması önce kabuğunu aldığı insanı zorlamaya başlıyor ve zamanla da iş ortamında güvensizlik ve karmaşa yaratabiliyor.

Sanıyorum, kişilik zayıflıklarını saklamaya dönük bir maske bu.

Zaafları saklamaya çalışmak ve bunun için bir maske takmak  yerine olduğun gibi davranmak ve zaaflarla barışık yaşamaya çalışmak sadece kendimize güveni artırmakla kalmıyor, söz konusu kişiyi “sempatik” te kılıyor. Çünkü, insanın insan olmaktan kaynaklı zaafları var ve onları saklamaya çalışmamak diğer insanlara sıcak ve samimi geliyor.

Maske takmak, farklı bir kişiliğe bürünmek biraz insanın kendine güven azlığından ve biraz da kendisine” yeni bir marka yaratmak isteğinden” kaynaklanabiliyor.

Galiba işin özü “kendine güven” de yatıyor.

Kendisine güvenmeyen insanla hiç birlikte çalıştınız mı?

  • Kendi yaptıklarından emin olmadığı için, başkalarının yaptıklarına da güven duymayan,
  • Hiçbir şeyi beğenmemeyi bir yönetim tarzı olarak, sanki iyi bir şeymiş gibi kendisine görev edinen,
  • Çevresini sürekli kritik eden.
  • Çevredeki her şey kötü olduğu için kendi yaptıklarını aşırı önemseyen, sahte bir megalomanlık sıfatını yüklenen,
  • İçerikten çok, şekillerle ilgilenen,
  • Kendi gibi olmayan, kendi gibi olmadığının çevresindeki herkes tarafından kısa zamanda anlaşılacağını fark etmeyecek derecede farklı bir dünyada yaşayan,

tarzda insanlar.

Sonuç ne mi oluyor?

Eğer bu kişi yönetici ise ekip kısa zamanda çözümü buluyor. Doğru yanlış her değerlendirmede; “siz bilirsiniz”, “siz nasıl isterseniz öyle yapalım”, diyerek, yöneticinin yanılgılara düşmesini engellemeye çalışmıyorlar. Organizasyon içi oto-denetim mekanizması çalışmıyor.

Siz kendiniz gibi olun. Zaaflarınızla birlikte yaşayarak sempatik olmaya ve fakat kendinize güvenmeye devam edin.

Bence doğrusu bu…

Merge, Join, Specialize, or Leave

After the acquisition of Yapi Kredi Sigorta by Allianz, the total production of the top four players of the market has reached TL 8.604.417.014 with a total market share of 50.27% as of 31.12.2012.

4 şirket png

As of 31.12.2012, the total market share of Health, Motor Own Damage and Motor Third Party Liability has reached 59.54% out of all non-life LoB’s.

4 büyük png

The total premium production of these three LoB’s was TL 10.707.942.789, whereas the premium production of the top four in these three LoB’s was TL 5.896.692.974 (55%).

Being outside of these three LoB’s whose profitability problems still continue and which constitute almost 60% of the insurance market will mean to try to take share in the remaining 40% of the cake.

When you look at the new structuring in the market, it is becoming ever harder for the companies to survive, earn money or make business for the companies whose market share is 3% or below.

What needs to be done can be listed as:

1-      Merging of medium and small sized companies with each other,

2-      Joining the larger players,

3-      Focusing on specific products or distribution channels in order to reach profitabilities comparable to their sizes,

4-      Leave the Turkish insurance market before suffering larger losses.

Birleş, Katıl, Uzmanlaş veya Çekil

Allianz Sigorta A.Ş.’nin Yapı Kredi Sigorta A.Ş.’ni satın almasının ardından sektörün ilk dört oyuncusunun toplam prim üretim rakamları 31.1.22012 itibariyle 8.604.417.014 TL’ne ve pazar payları %50.27 ye ulaşmıştır.

4 şirket

31.12.2012 itibari ile sektörümüzde Hastalık Sağlık, Kara Araçları ve Kara Araçları Sorumluluk branşlarının tüm branşlar içerisindeki payı %59.54 gerçekleşmiştir.

3 branş

Bu üç branşın prim  toplamı 10.707.942.789 TL ve  ilk dört firmanın bu branşlardaki toplam üretim rakamı ise 5.896.692.974 TL olarak gerçekleşmiştir. (%55)

Sigortacılık sektör büyüklüğünün neredeyse %60’ını oluşturan ancak, karlılık sorunu devam eden bu üç branşta olmamak demek, kalan %40’lık pastadan pay almaya çalışmak demektir.

Sektörün yeni yapılanmasındaki gidişe bakıldığında pazar payları %3 ve altında olan firmaların hayatta kalabilmeleri, para kazanıp iş yapabilmeleri giderek daha zorlaşmaktadır.

Yapılabilecekler:

1-      Orta ve küçük ölçekli firmaların kendi aralarında birleşmeleri,

2-      Büyük oyuncuların bünyelerine katılmaları,

3-      Ölçeklerine göre karlılığa ulaşabilmek için spesifik ürünlere ve/veya dağıtım kanallarına odaklanmaları.

4-      Türk sigorta pazarından daha fazla zarar etmeden çekilmeleri,

Şeklinde sıralanabilir.